8 Mart: Boğazımda bir düğüm...
Seniye Nazik IŞIK

Seniye Nazik IŞIK

8 Mart: Boğazımda bir düğüm...

08 Mart 2018 - 22:46

Bir 8 Mart haftasının daha içindeyiz.

Her yanımız kadınlara yönelik etkinliklerle doldu.

Orada konser, burada düğün...

Arada bir de kadınlara bilgi ve bilinç taşıyan paneller, söyleşiler...

Bir kaç gece yürüyüşü ve kadın cinayetlerine dair çatlak ses de olmasa, nerdeyse tümden önemli günler ve haftalardan biri haline geldi bizim Dünya Kadınlar Günü, ilk adıyla Dünya Emekçi Kadınlar Günü olan 8 Mart.

Herkes meşrebince ve anlayışı kadar bir 8 Mart kutlaması içinde yuvarlanıp gidiyor.

Olsun varsın. Senede bir gün de kadınlar eğlensin, diyeceğim,

Diyemiyorum.

Boğazımda bir düğüm!

Bu düğüm bana şunu diyor: Söylemelisin, söylemelisin.

S ö y l e m e l i s i n...

Bilip de susmak olmaz!

 

Düğümün bir ucunda 1857’de ateşler içinde yanan 100’den fazla tekstil işçisi kadın.

Diğer ucunda 1910’da Sosyalist Enternasyonal Kadın Toplantısı’nda konuşan Clara Zetkin.

Tekstil işçisi kadınların hak taleplerini anlatıyor: 8 saatlik işgünü, hafta tatili, günde 1 saatlik öğlen molası (asıl adıyla ara dinlenme)...

Ve nasıl öldüklerini: Kapıları kapattılar, yangında dışarıya çıkmalarına izin bile verilmedi, içeride öyle ateşten ve dumandan...

Ve devam ediyor: Onlar öldü ama talepleri yaşıyor; insanca yaşamak ve çalışmak isteği var olmaya devam ediyor.

Onların anısına, 8 Mart’ı Dünya Emekçi Kadınlar Günü yapalım, bir mücadele günü yapalım...

 

Bu başlangıç silinip gitti mi sizce?

Bugün her şey bir tamam oldu da sadece kutlamak mı kaldı bize?

İnsan olmaya, insanca yaşamaya ve insanca çalışmaya varmış bir dünyada mı yaşıyoruz?

 

Yıllar önceydi.

Fas’ta bir toplantıdaydım.

Rabat’ta Fas’ta yapılan ilk 8 Mart kadın yürüyüşüne katılmıştım.

Kadınlar heyecan doluydu.

Bir yanda şiddete karşı sloganlar...

Bir başka yanda eğitim hakkından söz eden afişler, dövizler.

Umutluydular, Fas değişecekti.

Çünkü değiştireceklerdi.

Beni çok etkileyen iki grup vardı: Oldukça sessizlerdi. Yerel giysilerleydiler. Ellerinde pek az döviz vardı. Yoksul görünüyorlardı. Bağırmayı, slogan atmayı bildiklerini gösteren bir şey yapmıyorlardı.

Birinci grup genç ağırlıklıydı; zayıf, soluk, genç kadınlar ve ellerinden tuttukları çocukları.

Tekstil işçiciydiler.

İşyerlerinde çocuklarını koyabilecekleri bir oda istiyorlardı.

Kreş falan değil, sadece bir oda.

Çocuklara ayrılmış bir oda.

İkinci grup orta ve daha yaşlı kadınlardan oluşuyordu.

Sayıları çok azdı.

Onlar, tecavüzden hamile kalıp kürtaj yasağı yüzünden çocuğu doğurmuş, kamu düzenini bozduğu için ceza alıp hapiste yatmakta olan kızlarının serbest kalmasını ve çocuklarını almalarına izin verilmesini istiyorlardı.

Sayıları azdı, çünkü benim kızım tecavüze uğradı, kızımı değil sadece ve sadece o tecavüzcüyü cezalandırın, ben kızımın yanındayım demek zordu.

Sayıları azdı, çünkü kızımın uğradığı tecavüzden de olsa o bebek benim torunum, torunumu istiyorum, demek daha da zordu.

Sayıları azdı, çünkü, kızımı ve torunumu yanımda, evimde istiyorum, demek adeta en imkansızıydı.

İşte bu yüzden sayıları az, sesleri kısıktı ama oradaydılar ve zaman içinde değişime büyük bir katkı yaptılar.

 

Coğrafyamızda derin acılar yaşanmaya devam ediyor.

Çalışma hakkımızı ‘’evinin kadını olmaktan” ibaret kılmaya zorlayan bir anlayış çevremizi sardı, her gün daha dar bir alana sıkışmışlık duygusuyla yaşıyoruz.

Gazetelerin ilk sayfalarında ‘’ayrılmak istiyorum dedi, öldü’’ başlıklı haberler güzelim gencecik kadınların fotoğraflarıyla birlikte yer alıyor.

Devletin ‘’2000’de okumaz-yazmaz kadın kalmayacak, çünkü bırakmayacağım’’ taahhüdünün üzerinden 22 yıl geçmiş. İktidarının 16.yılında olan Cumhurbaşkanı, eşiyle birlikte, bir televizyon programına Saray’ından bağlanarak, “kadınlar için okuma-yazma kampanyasını” destekleme açıklaması yapacak kadar hafızasız, rahat rahat gülümsüyor. Dahası, kampanyayı destekledikleri için takdir, teşekkür beklentileri tavan yapmış bir çift var karşımızda. Karşılığı da kova kova dökülerek geliyor üstelik. Devletin sorumluluğu nerde başlar, nerde biter? Unutulmuş gitmiş.

 

Bu yazıyı kadınların sorunlarını tek tek saymak için yazmadım.

Çünkü say desem her biriniz onlarcasını sayar bir solukta.

Çünkü siz zaten ya yaşadığınız için biliyorsunuzdur ya da tanığı olduğunuz için.

Bir arada yaşayan biz kadınlar ve erkekler, birbirimizin gerçeklerinden bihaber olabilir miyiz hiç?

Peki hiç de bihaber olmadığımız gerçeklere gözümüzü kapatabilir miyiz?

Değişimi istemeden yaşayabilir miyiz?

İnsan olmayı, insanca yaşamayı istemeden yaşayabilir miyiz yani?

İşte bu nedenle diyorum ki, benim bu düğüm sizin de boğazınızı sıksın...

 

Kadınlar senede bir gün olsun eğlensin varsın.

Bilgilensinler de elbet.

Bu kadar eşitsizliğin olduğu dünyada nefes almak bile direnmektir.

Ama benim düğüm de şuracığınızda, boğazınızda dursun.

Çünkü o düğüm ne kadar çok insanı sıkıyorsa yaşamı iyileştirmek, insanlaştırmak, insanileştirmek mücadelesinde de o kadar çok insan var olacak.

 

Düğümünüz, eşit insan olma adına, haklar adına, insanca yaşamak ve çalışmak adına, bir şey söylemeye, bir şey yapmaya zorlasın sizi.

 

Her gün yeniden hoş gelişleriniz ola insanlaşma mücadelesine.

 

8 Martınız kutlu olsun.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar